Bu site içeriği Kuşu tarihi ve folklorunu tanıtmak ve unutulmaktan kurtarmak için Hidayet GÜRAKAN tarafından hazırlanmıştır.

 

KUŞU'DA KULLANILAN BAZI KELİMELER

 

 

…Ā  : Başka, gayri.

A KIÇÇILĪM : Bir şeyi kıskandırmak için söylenen bir söz.

AA : Yok, hayır.

ABBECİK : Bembeyaz, apak

ACIK:   Elem, üzüntü,  azıcık.

ADAMSAMAK (ADAMSIMAK): Adam yerine koymak.

AFAT : 1.Âfet, 2. Yaramaz çocuk.

AĞA: Kadınlar için kocanın erkek kardeşi.

AĞARI : Süt, yoğurt gibi gıdaların ortak adı.

AĞIR GÖVDELİ : Hamile.

AĞIR MİSEFİR: Genelde alaylı olarak kulllanılan bu kelime, başındaki ağır kelimesinin aksine misafirliğinden hoşlanılmayan, hazzedilmeyen kişiler için kullanılır.Bazen de misafir olan kişi, tevazudan dolayı bu kelimeyi kendisi için kullanır.

AĞIR: Borç ödemekte isteksiz davranan.

AĞMAK: Çiftleşme anında erkek hayvanın dişinin üzerine kapaklanması, yükselmesi.

AĞRI: 1. Başkalarına anlatılamayan sıkıntı, problem. 2. Geçmişe dayalı bir kin, düşmanlık.

AHAR: 1.Hayvan damlarında hayvanların önüne yem, saman vb. konulmak için yapılmış yer. 2. Mahalle veya arazideki çeşmelerin önlerinde hayvanların su içmesine yarayan eskiden ağaçtan oyularak, şimdilerde betondan yapılan ve içine oluktan akan suyun biriktiği yer.

AKDĀMAK: 1.Tarlayı sürmek, nadas etmek. 2. Kırık, yerinden oynamış kiremitleri düzeltmek.

AKIŞMAK: İnsanların, hayvanların hepsinin birden bir tarafa doğru yönelmeleri, koşarak gitmeleri.

AKLAÑ: Taşsız, ağaçsız, düz veya hafif yamaç olan yer, tarla.

AKLI GARALI GÖRÜNMEK: Birine bağırıp çağırmak, korkutmak. "Bizim  ōlana aklı garalı bi göründüm, ne yapcēni şaşırdı."

AKLI GARALI: Alacalı.

AKSİNİK : Naftalin.

AKTARILMAK:Üzüntülü bir ortamda üzüntüsüne mani olamamak, ağlayası gelmek.

ALABELE: Gelişigüzel, şöyle böyle."Böyün çivti alabele garaladık (sürdük) geldik."

ALACA BELECE: Alacalı, ne idiği belirsiz."Bizimkinnē böyün bazādan alaca belece bi şēlē  āmışlā da gelivēmişlē."

ALACANNI: Aceleyle, hızlıca, var gücüyle.

ALACIRIK: Alakarga.

ALAF DUTMAK:Aceleye gelen bir şeyden dolayı çok telaşlanmak.

ALAF: Alev, büyük ateş.

ALAGABAK: Saksağan.

ALAMA: ele alınıp fırlatılabilecek büyüklükteki taş.

ALAT KIPIRT: Acele ederek, çabucak, ivedilikle.

ALATLAMAK: Acele etmek.

ALGEY MALGEY (görmek): Belli belirsiz, karma karışık.

ALIMINI ĀMAK: Hak ettiği sözü duymak, azar işitmek, belasını bulmak.

ALTIN TOP: Mec. Evdeki küçük çocuk.

AMELİMANDA: Bıçak sırtında.

AÑ: İki tarla arasındaki sınır.

ANAMĀ: hayret ifade eden bir kelime.

ANIKLAMAK: Bin şeyi yapıp yapmamakta tereddüt etmek, karar verememek.

AÑIL: Onun için, o yüzden.

AÑNANMAK: 1.Eşeğin yerlerde sırt üstü bir o yana bir bu yana yuvarlanması. 2. Mec. Boş boş yatmak.

ANNEÇ: Karşı, karşı taraf, karşı yaka.

ANNIGABĀ: Alnının tam ortası. "Annıgabaña bi daş gōsam görüsüñ  günüñü."

ASEYİ DİKMEK: Kendi bildiğinden şaşmamak, kimsenin dediğini dinlemeyip başını öne eğmek.

ASI: kuvvetli, gür bitmiş bitki, ağaç.

ĀŞAMIN: Akşamleyin.

AŞILAMAK: Yün çorapların eskiyen, delinen yerlerini tamir etmek, bitmeyen, tutmayan sebze fidanlarının yerine yenisini dikmek.

ĀŞINNI: (Arşınlı): İri kıyım, iri yarı.

AŞIRT: Öbür taraf, görünmeyen tarafı, tepenin öte yüzü.

ATIŞMAK: Şans oyunlarından birini veya kumar oynamak.

ATLĀMAK: Toplamak.

AVARA: Beceriksiz, yetersiz, yeteneksiz.

AVEYD: Hak, armağan, hediye, pay. "Kurdun aveydini (kurt derisini sokaklarda dolaştırarak bir şeyler toplanırmış) ver."

AVKALAMAK: 1. Bir işi aceleye getirip, gelişigüzel, şöyle böyle yapmak. 2-Dövmek

AVLĀ: Tarla, bağ ve çekilen dikenli bitkiler ve dallarla yapılan çit, set. 2. Ayın çevresindeki hâle.

AVSALAMAK :  Avkalamak, avsınmak.

AVSINMAK : Eziyet etmek, haksız muamele yapmak, alay etmek. "Yetim diye hēkez onnarı avsınmak isdēyo."

AYAZLAMAK: Yaz mevsiminde suyun akşamdan testiye konulup, sabaha kadar soğuması. 2. Soğuk almak.

AYDEŞ: Bebeklerin çok ağlamalarına, bağırmalarına ve büyümemelerine sebep olduğu düşünülen bir hastalık.

AYINMAMAK: Uslanmamak, vazgeçmemek, başına gelenlerden ders almamak.

AYNEŞMEK: Şakalaşmak.

AYRANGEVEN: Sözüne itibar edilmeyen, yalancı.

AZAT :  Meşe ağacı.

B REK: Böbrek.

BADÎRDAMAK: Gelişigüzel söylenmek, öfkeli olduğu için yüksek sesle konuşmak, anlaşılmaz şeyler söylemek.

BAĞALA: Kolları yere paralel olarak uzayan bir çeşit ot.

BAMBILDANMAK: (Bambıllanmak) :Nazım geçer diyerek bir şey istemek, naz etmek, akrabalığına veya dostluğuna güvenerek isteğinde biraz ısrarcı olmak.

BARANA : Amelelik, mevsimlik işçilik için toplanmış işçi gurubu.

BARIN : Göğüs, insanın ön tarafı.

BASIKTIRMAK : Av hayvanlarını, zağarları av yapmaya alıştırmak.

BĀSIRA: Meyve ağaçları ve bostanların yapraklarını yapıştırıcı sürülmüş gibi parlak yapan ve zarar veren bir hastalık.

BASTIRIKTA KALMAK: Sözü, görüşü değer bulmayıp laf arasında kaybolmak.

BAŞ BIÇĀ (bıçağı): Ustura

BAŞINI DUTUVĒMEK: Alışverişte satıcıya yardım ederek alıcıyı kandırmak.

BAŞŞAKLAMAK: Sütü sağılan hayvanların biraz sonra biriken az sütlerini bir daha sağmak.

BAYA MI?: Hakikaten mi , gerçekten mi, ciddî misin? “Baya mı diyoñ.”

BELİYARMA: Sığırlarda soğuklama sonucu oluşan, bellerinden kesici bir aletle derisinin kesilmesiyle iyileştiği düşünülen bir hastalık.

BEREÑARI :  Şöyle böyle, olduğu kadar, eh.

BEZME : Gözleme.

BIKILDAK : Nohut,fasülye gibi bitkilerin tanelerinin içinde bulunduğu kabuklu mahfaza.

BILEY : Bari, keşke.

BILKIK : Bılkımış.

BILKIMAK : İçi yumuşamış, özelliğini kaybetmiş sebze veya meyveler için kullanılır. "Kavunların içi hep bılkımış."

BIYDĒ: Buğday.

BIZIK: Buzağı. (Bu söz, bazen buzağıyı daha sevimli göstermek için söylenir, bazen de buzağıya seslenmek için.

Bİ GAYRAK HAKKINA: Hiç yoktan, hiç kabahatim yokken, boşu boşuna, pisi pisine.

Bİ GIRIK ŌSUÑ: Az da olsa , hiç. “O gadā ekinden bize bi gırık ōsuñ gomamış.”

BĪBĪ: Hindi.

BİCECİK: Bir tek, bir tane.  “O, bi eviñ  bicecik ōlu (oğlu).

BİŞİNDİR: Tarhana yapımında hamura karıştırmak için bazı sebzelerin (soğan, kabak, kırmızı biber, domates…) büyük bir kapta pişirilmiş hali.

BİŞİNDİR: Tarhana yapımında hamura karıştırmak için bazı sebzelerin (soğan, kabak, kırmızı biber, domates…) büyük bir kapta pişirilmiş hali.

BOLBOLCU: İktisatlı davranmayan, müsrif.

BŌREK: Böbrek.

BOŞ ŞABILA: Gövdesi odunsu bir ot türü.

BOYUNA :  Durmadan, devamlı. "Boyuna aynı şeyi deyip durma, o seniñ sözüñe bakmaz."

BOYUNNANMAK (Boyunlanmak): İşi, görevi, sorumluluğu üzerine almak.

BOZALAK :  Meşe ağaçlarının yapraklarının yeni çıkmış, taze hali. "Bozalaklar basmayınca bizde bahar gelmez."

BÖRÜN : Kalça ile sırt arasındaki böbreklerin üzerindeki boşluk, bel."Çocuğun boş börnüne vurma, böbreğini düşürürsün."

BUĞUN : Kere, kez,defa.

BUKARE : Bu sıralar, yakın geçmiş veya yakın gelecek zaman.

BULUNTU: Kadının, evlenmeden sahibi olduğu çocuk.

BUÑARAT : ( Bİ BUÑARAT ) : Sağ salim, kazasız belâsız.

BURGEÇLEMEK: Bir şeyi bastırıp döndürerek sokmaya çalışmak.

BÜLKÜTMEK : Akıtmak, dışarıya çıkarmak. "Bi taş gōsam kafaña, emiñi bülküdürün."

BÜÑGÜLDEMEK :  Hortlamak.

BÜRÇ: Ökse otu.

BÜRÇĒNİ SIĞAZLAMAK: Birisini hatalarına rağmen suçsuz görmeye, göstermeye çalışmak.

CABBİR CĀNİKİ: Kesin olarak cevap ver, olup olmayacağını kesin söyle…

CĀCUR: Fermuar.

CALLAK CULLAK: Karmakarışık.

CĀRİS: Bencil, işini bilen, becerikli, konuşkan.

CENGİRDETMEK: 1. Çok yüksek sesle konuşmak 2. Söylenen yüksek sesten sesin adeta yankı yapması.

CIBĀ : Çocuk.

CIRGA : Çelimsiz, zayıf.

CIRMAK: Tırnak.

CIRMALAMAK: 1.Tırnaklamak. 2. Çok çalışıp gayret etmek, aşırı mücadele etmek. 3. Boş yere uğraşmak.

CISCIBIL :  Çırılçıplak.

CIVIMAK: Alkol aldıktan sonra sağa sola sataşmak, lüzumsuz ve kırıcı sözler söylemek.

CIVITMAK: Üşüdüğü için büzülüp durmak, üşüdüğü her halinden belli olmak.

CIZLAVAT: Bir çeşit lastik ayakkabı.

CİBİ: Oğlak ve keçilere seslenme sözü. Onları gittiği yerden döndürmek için “Ge cibi.”, “Cibiş.”

denir

CİBİL :  Kavgacı, geçimsiz.

CİBİLLİBELÂ : Bk.Cibil.

CİMİ : Küçük.

CİMİ GADĀ : Çok küçük, küçücük.

CİRBE : Posa,çürümüş,  kokmuş.

CİRBENDİ : Bk.Cirbe.

CİYĒSİZ (Ciğersiz): Korkak, ödlek.

COP: Okeyde  joker olan taş.

COPUR COPUR: 1.Hızlı ve iştahlı yemek yiyenin çıkardığı ses. 2. Kızartma vb. yemeklerde çok yağ kullanılması. “Leh, nēddiñ sen bunu go, copur copur yağ ōmuş.” 3. Suyu yer yer üzerinde birikmiş çamurlu yer.

CORT ATMAK ( Cort cort atmak): Olmayacak vaatlerde bulunmak, palavra atmak.

CULUK : Hindi.

CULUZ : Paspal,pasaklı, üstüne başına bakmayan.

ÇAĞIL : Tarlalarda toplanan taşlarla meydana getirilmiş öbek veya meşe ve diğer ağaçların bir arada bulunduğu ağaç öbeği, topluluğu. "Bu yıl falanca tarladaki çağılları temizleyeceğim

ÇAKCİĞERİM: Ciğerimin içi.

ÇAKILDAK: Göce taşı denilen zahire ezme taşların arasına konan küçük ağaç parça, kama. Mec. Beceriksiz insan.

ÇALAÇAPIT: Evde bulunan bez, basma türü şeylerin genel adı.

ÇALAK : Domuzun dişleri.

ÇALGI : Kızılcık veya yabani eriklerin sık dallı ve genç olanlarından hazırlanan harman süpürgesi

ÇALI : Meşe ağacının yapraklı dalları.

ÇALKAK : Triyör.

ÇAMKIŞMAK : ( Çamkıştırmak) :Karmakarışık olmak, çetrefilleşmek, içinden çıkılamayacak hale gelmek.

ÇAÑ GİBİ: İyi, eksiksiz alet.

ÇANAKLIK: 1.Mutfak. 2. Mutfakta çanakların ve mutfak eşyalarının konulduğu raf.

ÇAÑGAL ÇOÑGAL (Çañgallı çuñgallı): Karmakarışık, dağınık, dalı budağı birbirine girmiş.

ÇAPAR: Çıkıntı, küçük, değersiz, beğenilmeyen. “Komşu malı çapar olur.”

ÇAPGIN: Kavgacı, bela arayan.

ÇARK GİBİ (kadın): İri, güçlü, güzel, beğenilen .

ÇATALLAMAK: Kündeye almak.

ÇATALLEŞMEK: (Köpekler için) Çiftleşmek. (Bu söz, bazen gayrimeşru olarak cinsel ilişkide bulunan insanlar için de kullanılır.)

ÇATMA : Mezara defnedilen cenazenin üzerine atılan toprakların düşmemesi için ölünün kuzey tarafına yanyana dizilen 60-70 cm. uzunluktaki tahtalar.

ÇAYIRSAK : Çayır gibi, çayıra yakın.

ÇEGGİ : Kadınların eteklerinin üzerine giydikleri,etek gibi, yünden dokunmuş ve genelde siyah renkli olan elbise parçası.  (Şimdilerde pek kullanılmamaktadır.)

ÇEKECEK: Batözle harman sürerken harmandan ekinleri asılıp çekmek için kullanılan ağaç veya demir harman aleti.

ÇEKİNMEK: Ölümcül duruma gelmek, ölmek.

ÇEKİRDEK: Tabanca mermisi.

ÇEKİŞMEK: Azarlamak, kırıcı sözler söylemek.

ÇEKME  : Değişik büyüklüklerde olan,ağzı geniş ve boyu uzunca,kulplu veya kulpsuz toprak kap.(Bu kabın içine el rahat girebilir, eskiden tarlalarda ekin biçtirmek için amele bulanlar öğleye yakın amelenin yiyeceği yemekleri bu kaplarla tarlaya götürürlerdi.)

ÇEKMEK: Ettiğini bulmak. “O kaynana, zamanında gelinine neler etti. Şimdi çekecek…”

ÇELĒMEK: Küçük baş hayvanlar için ölmek.

ÇELGİN : Bilmeyerek gelen.2-Yan taraftan vurularak biraz ileriye ve yanlamasına düşen kuş, av hayvanı.

ÇELİK : Deriden yapılan çocuk ayakkabısı.

ÇELİNGEÇ: Çobanların ekmek torbalarının ucundaki ağaçtan yapılmış küçük çengel.

ÇENETLEMEK: Çatlayan veya kırılan ağaç eşyalarını (yaba, kağnı parçaları, halı dokuma tezgâhları vb.) çemberle sağlamlaştırma işi.

ÇENTMEK: 1. Çok dövmek. 2. Okey oyununda yararlı taş atmamak. 3. Eti küçük küçük doğramak. 4.Ot, mısır, yonca gibi hayvan yiyeceklerini kısa kısa kesmek.

ÇEPELLEMEK : Altına pislemek, kaçırmak.

ÇEPİŞ: Bir yaşındaki dişi keçi.

ÇIKIM : Orakla ekin biçmek için yanyana duran kişilerin önlerindeki ekini aynı hizada tarlanın başına kadar biçmeleri, aynı hizada biçilecek ekin tarlasının bir bölümü. "Şu önümüzdeki çıkımı çıkmadan yemek yemek yok,haydi bakalım, çıkımı çıkıverelim."

ÇIKINTI: Küçük, bakımsız, etsiz hayvan.

ÇIRAK ÇIKARMAK : Kızı gelin etmek.

ÇİĞNEM : Dişi henüz bitmemiş ve kuru gıdaları yiyemeyen çocuklara, annenin ağzında gıdayı çiğneyip, parmağının ucuyla ağzından çıkararak çocuğuna verdiği yumuşak, yutulmaya hazır haldeki gıda.

ÇİLENMEK : Ekmeğin küflenmeye başlaması, küflenmesi.

ÇİMETE: Eli sıkı, cimri.

ÇİÑGİL : Üzüm salkımı.

ÇİT : Bu kelime "gibi" edatıyla birlikte kullanılır." Çit gibi gelin"uzun boylu,alımlı, güzel gelin anlamındadır.

ÇİTME: Orak ve kavramla buğday biçilirken sol elin dört parmağına takılan elliklerle kavramı daha büyük yapma işi.

ÇİY YOĞURT: (Yağı alınmamış) Yoğurt.

ÇİYDEN YAPMAK : Yeniden, baştan, sıfırdan yapmak.

ÇİYİL : Kum, çakıl.

ÇİYİL ÇİYİL TĒLEMEK: Sıkıntıdan terlemeye başlamak.

ÇİYİLLİ : Kumlu.

ÇİYİN : Omuz.

ÇİYİT: Tam olgunlaşmamış meyve.

ÇİYNEME: Yapmacıklı konuşan, bencil.

ÇOÇARANNAMAK : Beden veya maddi yönden eski gücünde olmamak. "Araba kazası onu epeyi çoçarannattı.)

ÇONA : Kalça, kıç kısmı, kaba yerler.

ÇOYNA : Beceriksiz, bir işin üstesinden gelemez.

ÇÖLLÜK: Yıkık, viran, harabeye dönmüş ev.

ÇÖMÇÜ : İçine tereyağı konulan,ağzı geniş, iki kulplu toprak kap.

ÇÖÑÜR : Kalın ve sertçe diken, yabani ahlat dikeni.

ÇÖTLEK : Çatının çevresindeki suları bir noktadan ve açıktan ileriye doğru akıtmak için konulan ağaç oluk.

ÇÖVDÜRMEK : Erkek çocukların veya erkeklerin ayakta küçük su dökerken sidiğini ileriye doğru işemesi.

ÇÖVMEK: Bir araca yüklenen yükün bir tarafından dışa doğru çıkması.

DABAZIMAK (Dabazamak) : İstediği bir şey olsun diye habire konuşmak, değişik şekillerde uğraş vermek.

DAĞ ALASI: Bir çeşit yılan.

DAL DURMAK: Yeni yürümeye başlayan çocukların ayakta dikelmeye başlaması.

DALABIMAK : 1.Dalgalanmak, sağa sola yaylanmak. “Kavağı kesip yere çarpınca bi dalabıdı, az daha bana çarpıyordu.” 2. İç sıkıntısı, kalp çarpıntısı, yürek tükenmesi.

DALALAT ETMEK:Bir işi yapmaya çalışmak, gayret etmek.

DALAMAK: Azarlamak, kırıcı sözler söylemek.

DALANMAK: Çatacak birilerini aramak.

DALDAŞŞAK: 1. Çırılçıplak. 2. İpsiz, kopuk,fakir.

DALIKMAK (Dalıpmak): Dişi hayvanların çiftleşme zamanının gelmesi.

DAMISTI : Evin önünde, eve bitişik -eskiden toprak olan-büyükçe balkon, dam üstü.

DAMIZLIK : Mec.Sevilmeyen, muteber olmayan bir nesilden gelen."Damızlığın kurusun","Damızlığın karışmasın" gibi beddualarda da kullanılır. Damızlık kelimesi belki sadece Kuşu'da kullanılan bu mecazi anlamının  dışında, başka yerlerdeki (süte katılan maya ve boğa) anlamlarında da kullanılmaktadır.

DAÑ AVI: Sabah erken yapılan kafes tuçaklı keklik avı.

DAÑ DAVILI: Gerdek gecesi sabahı, gelinle damadı uyandırmak için sabah ezanından önce veya ezan sıralarında çalınan davul.

DAÑINA GİTMEK: Tuhaf gelmek, acayip karşılamak, dikkatini çekmek.

DAPDAYI : Bk.Dasdayı.

DARALAT KAÇMAK : Bulunduğu yeri terketmek,zor kaçmak.

DARTINMAK : Başı eşarp veya tülbentle örtmek."Sokağa çıkarken bezini dartın da çık."

DASDAYI : Güzelce, güzelcene."Oğlum, oraya buraya koşup durma, dasdayı dur."

DAŞ: Taş.

DAVIL: Davul.

DAVŞAN: Tavşan.

DAYDĀ : Sivrisinek.

DAYI : Güzel, yakışıklı.

DAYIŞĒ (Dayışey): Çirkin,huysuz. Beğenilmeyen biri için "Obu dayışē" denilir.

DE GİDİ DE : Herhangi bir anlamı olmayıp, dil pelesengi olarak söylenir

DEBEN DEBEN : Çok dolaşarak.

DEBENNEMEK : Gezmek, dolaşmak.

DEĞME BİR : Her bir (adam, iş)

DEKE DUMBAK KILMAK: Takla atmak.

DEKE: Teke.

DEKĒ: Tekerlek.

DEKSEMEK: Tekesemek, keçilerin çiftleşme isteği.

DĒNDİ: 1. Tembihleme sözü. "Dendi, şu işi yap da bi gören." 2. Kinayeli olarak "yapamayabilirsin, becemezsin" anlamında bir söz.3. Yapacaksan yap artık.

DERNEK : Hayvan pazarı yeri. 2)Salı gün.

DESDEN: Destan.

DESDİRE: Testere.

DEŞDEMAN,DEŞDAMAN : Kır bekçisi, korucu.

DEVŞİNMEK: Çabuk hareket edebilmek, çalışmak, kendini toparlayabilmek, uğraşmak.

DEYİRT: Lüzum, gerek, sıra.

DEYMEK (Değmek): Genç bir kıza askıntı olarak adını çıkarmak, bir işe başlamak. "Köpek deyē gibi deydi de şu olan işe bak."

DEYVE: Deyiver.

DĒZE: Teyze.

DIĞA: Ukala, dik kafa, ters cevap veren.

DIĞAN AĞIZLI: İleri geri ölçüsüz konuşan, ağzı büyük.

DIĞAN: Sahan.

DIĞDĪSINIÑ DIĞDISI: Aralarında akrabalık bağı uzamış, uzak akrabaları ifade etmek için kullanılan bir söz.

DIKIM: Ağıza alınabilecek büyüklükteki yiyecek, lokma, küçük şey, az. "O ekmē(ği) bi dıkımda yedi. Onuñ burlāda bi dıkım yeri bile yok."

DIKIZ: 1.Kuru, zor yutulan, yanında katık olmayan yiyecek. 2. Vadi, boğaz, sessiz yer.

DIKMA : İç güveyisi.

DIÑGA  DIÑGA: (Özellikle hayvanlar için) Karnı iyice doymuş, şişmiş. “Goyunnā   böyün iyi doymuş, hepsinin garnı dıñga dıñga çıkmış iki taraftan.

DIÑGILDAMAK: Gereksiz ve boş konuşmak, gürültü etmek.

DIRDIBIK : Ne yapacağı belli olmayan, güvenilmeyen genç, tıfıl, genç grubu.

DIRTLAMBAZ : Kısa boylu ve hafif şişman olan kişiler için söylenir.

DIZLAK : Biraz yüksekçe, ağaçsız ve düz yer. "Kuytu yer gibi olmaz, dızlak yerler çok soğuk olur."

DİKE: Toprak işleme araçlarında ağzı fazla açık olan alet.

DİL BASMAK : Laf atmak, suçlamak.

DİL DÖKMEK : Bir iş için yalvarırcasına konuşmak, ikna etmeye çalışmak.

DİLBEZEÑ: Konuşkan., dili tatlı.

DİLDEK : Kekeme, peltek, konuşma özürü olan.

DİNDİREŞ ŌMAK : Kıskançlık, hasetlikten dolayı biriyle devamlı çekişme içinde olmak, inatlaşmak.

DİÑMEK : 1.Dermanı,gücü, takati kalmamak, çok yorulmak.

DİPÇİN : Güçlü kuvvetli ,sağlam yapılı genç.

DİREM: Dirhem.

DİŞİGALEYİK :  Kadın, bayan veya bunların ortak adı.

DİTLENBE : Mısır tanelerinin kaynatılıp çıkarıldıktan sonraki yenilecek hale gelmiş olanı .(Bu mısır taneleri sıcak olarak ve hafif tuzlanarak yenir.)

DİZLEMEK : Dizlerinin üzerinde yürümek."Öküzler dizlemese gānıyı çıkaramēcekleridi böyün."

DİZLİK : Kadın şalvarı, don.

DOGURDAK,TOKURDAK : Deve çanı gibi büyükçe çan.

DOKUZ GURBANNI : Çocuklarının üzerinde çok titreyen ailelere, başkalarının söylediği, "Bu kadar değer verilir mi çocuğa." anlamında alaylı bir söz.

DOLAMA : Atkı, kaşkol.

DOLAV: Dolap.

DOLEŞİK: Dolaşık.

DOLUKMAK: Kol gücüyle yapılan işler (orakla ekin biçmek vb.) den dolayı kolun ağrıması.

DOMALAN YE : Anlamı bilinmeden söylenen, bedduamsı bir söyleyiş. Domalanın sözlük anlamı "yenilebilir bir bitki , yer mantarı"dır.

DOMUŞMAK : Suçluluğun verdiği eziklikle bir köşede büzülüp oturmak, surat asarak oturmak.

DOÑGURAK : Domates.

DOÑUZ DAMI : İki taraftan toprağa zarar vermesin, su götüremesin diye küçük derelere dikenli dallar ve kazıklarla kurulan bir nevi set.

DOVĀ: Dua.

DOYMAK: Mec.Usanmak, bıkmak. “Bizim goñşu ebbābına çabuk doydu. Sağda solda onu çekişdiriyo.”

DÖL: Koyun, keçi gibi küçük baş hayvanların yavrularının ortak adı.

DÖRMEK : Dört bir yanı dolaşarak çevreye zarar vermek. 2-Bir kişiyi inadından vazgeçirmek. "Filanca böyün dağa giddiydi, her tarafı doñuz dörē gibi dörmüş. " "Onun cinini falanca dörē."

DÖŞŞEK: Döşek.

DULUKMAK: Kolun ağrıması, bazen de ağrılı şiş.

DUMĀ : Öksürük, nezle.

DUMĀ: Dumağı.

DURMAK : İnsan veya hayvan iyice gücü iyice tükenmek. "Bu sıra öküzlē eyce durdu."

DUSSAMAK : Hayvanların tuz istemesi, tuzsamak.

DUŞMAN: Düşman.

DUTMEÇ: Tutmaç.

DUVĀ: Duvar.

DUZSUZ : Lüzumsuz laf eden, ciddiyetten uzak.

DÜBEÇ : Maşrapa.

DÜBÜRÜK: Makat, anüs.

DÜGGEN: Dükkan.

DÜNEK: Tünek.

DÜNEMEK: 1. Tünemeke. 2.Mec. Akşam erkenden uyumak.

DÜÑÜŞÜ: Gelinin atla dolaştığı yıllarda donanarak ve atlara binerek onunla dolaşan gelinin  arkadaşları olan kadın-

ların ortak adı.

DÜRGE : Tomar.

DÜRMELENİP KAKMAK: Oturduğu veya yattığı yerden doğrulup kalkmak. “Hāmanda bıydē sapınıñ içinde uyuyan genç, şamatayı duyunca dürmelendi kakdı.”

DÜŞÜ AZMAK : Rüyada ihtilam olmak, hamamcı olmak.

DÜVĒ (Düver) : Tomruk olmayan, tomruktan biraz ince çam.

DÜVLEK : Olgunlaşmamış bostan, kavun.

DÜVÜN: 1. Düğün. 2. Düğüm.

DÜYME: Düğme.

DÜZENCİ: Yapmacıktan tatlı dil göstermek.

EBBĀP: Ahbap.

EBĒ, EBERİ : Getir, al da gel.

EBEM ELİ: Uğur böceği.

EBEM ELİCİ : Karın sakin ve tekdüze yağış şekli.

EBĒMEK :  Getirmek.

EBEÑİÑ ÖREKESİ: Yok daha neler, anlamında söz.

EBEŞ : Ebelik işlerinden anlayan kadın.

ECENAZ : Yaramaz,  kavgacı,huysuz.

EDDİBĀ: İtibar.

EDDİKAT: Yedek.

EDDİYĀ: İhtiyar.

EDDİYAT: İhtiyat, tedbir.

EDDİYEÇ : 1.İhtiyaç. 2. Muhtaç.

EDİRAF: Etraf, çevre, civar.

EEEEE : Yok canım, olmaz, kanmam…

EFFAN : Kolay.

EĞİNMEK: Hasta olan hayvanların bacaklarını dik tutup belini aşağıya doğru hafif yasarak hareket ettirmesi, gerinmesi.

EHRET: Ahiret.

ĒKEÇ: Erkeç.

EL KARISI: Başkalarının işinde çalışmak zorunda olan veya -esnaflık vb gibi işi olanlar için- işi başkalarıyla olan.

ELCİ : Elden birşeyler yemeye alışkın küçük baş hayvan.

ELCİK: Kosada uzun ağaç sapın ortalarına takılan ve sağ elle tutulan küçük kol.

ELEMENE: Elemge.

ELİ BAYRAKLI: Birden parlayan, cadaloz.

ELİ BELİNDE: 1.Kilim, heybe dokumada bir süs, motif. 2.Elini beline koyarak dikelen.

ELİ ÇAKIR: Hırsız.

ELLEME: Dokunma, rahat bırak. “Elleme çocuğa, onuñ gabēti yok.”

ELLİ: Birisi ile kanunsuz işlerde iş birliği yapan, yataklık yapan.

ELTMEK, ELETMEK: İletmek.

EME : Vişne, kiraz vb. meyve fidanlarını dikmek için toprağa açılan küçük çukur.

EMİK: Beyin.

EMİNMEK: Birinden çıkar sağlamak, yararlanmak.

EMİŞMEK: 1. Kerpiç yapılacak, duvarda kullanılacak veya sıva yapılacak çamurun suyu iyice alması. 2. Kuzu, oğlak gibi yavru hayvanların annelerini emmesi.

EMME: ama.

EMSİZ: Güçsüz, zayıf, beceriksiz, keçesini sudan çıkaramayan.

ENÇİN : Evlerde, geceleri ortaya çıkarak, aralıklarla devamlı öten, çekirge büyüklüğünde bir böcek.

EÑGAS : Mahsus, aslı olmadan, yalancıktan…

EÑGEME: Engebe, yamacın iniş yönü.

EÑGİNLİK: Mahçupluk, eksiklik, kaşı gözü kalkmama. “Annesi gidince çocuğa bir eñginlik düştü ki sorma.”

EÑGÜCÜ : Eninde sonunda, nasıl olsa.

EÑİTMEK : 1. Rahatsızlık veya üzüntüden boynunu büküp öylece durmak. 2.Hayvanlarda yem yememe veya durgun olma gibi hastalık belirtisi. "Eñki hayvan, bugün sabahtan beri eñidiyo, heralda hasta."

EÑKİ :  O, bu, şu.

ENNEM GUNNAM : Bu da yapılır mı? Şunun yaptığına da bak, anlamında dil pelesengi.

EÑNEMEK  : Ananat,dirgen, çalgı gibi harman aletlerini, yaş olarak kesip, harman zamanı gelmeden düz bir yere koyup, belli bir şekil verilerek, kullanılacak hali getirilip, kurumaya bırakılması ve verilen şekli alması.

EÑSERİ : Çivi.

ENTERİ: Gömlek.

ERÇEL : Reçel.

ERÇEL: Reçel.

ĒREK : Küçük baş hayvanların yaz aylarında, öğleye yakın bir gölgelikte veya ağılda toplanmaları, yatmaları veya toplandıkları zamanın adı.

EREN: Ölen kişinin arkasından onun ruhu için verilen yemek.

ĒRET: İğreti.

EREZİL: Rezil.

ERNEK , ERNİK : Katı halden sıvı hale doğru eriyen, erimiş. Meyvelerin iyice yumuşaması, bozulacak hale gelmesi.

ESGĒ: Asker.

ESGİ: Eski.

ESNEF: çalışmayı sevmeyen, boş boş gezen.

ESNEKSİZ : Hatır gönül dinlemeden, kırıcı ve hakaret edici konuşan kadın.

ESNETMEK: Vadesi gelen alacağının vadesini biraz daha uzatmak.

EŞ GARMAK: Şüphelenmek, kafasında büyütmek.

EŞDEK: 1.Eşik. 2. Eşelek.

EŞET : Beter, çok, fazla. "Bi dövēsem eşet döverin."

EŞGERE: Aşikar, göz göre göre.

ĒŞİ : salça.

EŞİNMEK: Zarar göreceğini bile bile bir işin üstüne gitmek, bela aramak.

ET YAĞI: İç yağı.

EV ÇÖREK : Ailece, hep birlikte.

EV SĀBI (Sahibi) : Eş, hanım.

EVCİK: 1.Tarla ve bahçelere yapılan derme çatma baraka. 2. Küçük çocukların oyuncak evleri.

EVCİME: Evcimen.

EVEL: Evvel.

EVETLEMEK: Acele etmek.

EYĀ: Eğer, şayet.

EYCE: İyice.

EYĒ: Eyer.

EYEF: Yaş iken eğilip daire haline getirilerek boyunduruğa kayış bağlamakta veya kağnıya buğday   sapı bağlamak için urganın ucuna bağlanarak makara görevi gören ağaç.

EYEM : İş yapmak için alıştırılmış, öğretilmiş öküz.

EYEMBUHUR: Ehembuhur.

EYİŞMEK: Yan gelip uzanmak.

EYLİK : 1. İyilik. 2. Kadar. (Dereye girince, göbeğinden eylik ıslanmış.)

EYMENMEK : Yapılan bir iyilikten dolayı mahçup olmak, utanıp sıkılmak.

EYNAL: Orakla ekin biçerken izlenen yol, ekinin biçilmeyen tarafı.

EYNALCI : Ekin tarlasında, ekin biçmek için sıraya duran kişilerden, tarlanın biçilmeyen tarafına

denk gelen kişi.

EYŞİ: Ekşi.

EYŞİMEK: Her an bir ihtilaf çıkarmaya hazır olmak, sirke satmak.

EZA : Kibrit çubuklarının ucundaki sürtünmeyle yanan, kimyevi madde.

EZEN: Ezan.

EZNEBİ : Yiyecek içecek hususunda çok titiz davranan, bir şey beğenmeyen,mıymıntı,mızmız, nazik…

FALDIRFIŞ: Yaptığına dikkat etmeyen, gelişigüzel iş yapan.

FANİLLE: Fanila, kazak.

FARA: Fare.

FAYIZ: Faiz.

FERİK (FERİT): Kosa (tırpan)ile biçilen buğday, arpa gibi ürünlerde, biçen kişinin biçerek yürüdüğü her sıra.

FESAT : Yaşlı, sevilmeyen yaşlı. Hatta, daha ileri gidilerek sevimsiz yaşlı anlamında "Gır fesat" söyleyişi kullanılır.

FETHİNE ERMEK: Kaybetmek, elinden çıkarıp yitirmek.

FILDIRMAK: Atmak, uzağa fırlatmak.

FIRANSA: Pırasa.

FISDAN: Fistan.

FIŞGI:Küçükbaş hayvan gübresi.

FIŞGIRIK : Ağaç filizi, ağacın genç sürgünü. Fışkın.

FIYIK: Bir veya iki parmağı ağıza sokarak çalınan ıslık.

FİLFİLİ : Eski tip kapılarda, çıkıntısından tutup, üzerine baş parmakla basılarak kapıyı açmaya yarayan araç, kapı kolu.

FİŞFĒMEK : Birini, birinin aleyhine kışkırtmak.

FİŞNE: Vişne.

FORTAKAL: Portakal.

GĀ: Kadın. “Goñşu gālā böyün bizde toplancek.”

GABA: kaba.

GABĀCIK: Kauçuk yapraklarına benzer büyük yeşil yapraklı, kökü soğanlı, beyaz çiçekleri olan bir bitki.

GABEHET: Kabahat.

GABIL: Kabul.

GABİR: Kabir.

GADĀ: Kadar.

GĀGA: Karga.

GAGEÇ : Gaga.

GAGEYI DİKMEK: Bak. Asayı dikmek.

GAGGAZ : Kendini beğenmiş, kuruntulu, kibirli.

GAĞNAK: Çağnak.

GAKGIBIRAKLI: 1.Çok farklı, üstün görünmeye çalışan, dikkat çekici eşya kullanmayı seven. 2. Yapmacıklı.

GALAÑ : Artık.

GALLAÑGEŞ (GAYLANGEŞ): Kaygısız, boşu boşuna, bir amacı olmadan.

GAMIT : Sevimsiz,çirkin, sosyalleşmemiş.

GAN AYAKLI: Bebek, küçük çocuk.

GAN: kan.

GANĀRE, GANĒRE: Sürüntü köpek, sokak köpeği. Mec. Seviyesiz, haysiyetsiz insanlara da hakaret anlamında söylenir.

GANCIK: Kancık.

GANCIKLAMAK: Ansızın, hileli bir şekilde saldırmak.

GANDAK (KANDAK) : İki tarla arasındaki biraz yüksekçe olan sınır,sırt, manasır, bölüm.

GANDİL: kandil.

GAÑGIMAK: Atlamak, durduğu yerden atlayabildiği kadar ileriye atlamak. Bazen,"yola çıkmak, yola çıkıp çabucak varmak" anlamlarında da kullanılır. ”Sabahleyin tarlaya gañgıyıvēdik."

GĀNI: Kağnı.

GAPÇIK GİBİ: Beğenilen bir eşya veya mal için söylenir.

GAPÇIK: Cevizin yeşil kabuğundan sıyrılmış hali.

GAPGART : Çok yaşlı kimse.

GARA DOVRAM : Etin kemiksiz yeri.

GARA GULLUK : Her işi el ile ,bilek gücüyle yapma, zor işlerde çalışma, bilek gücüne dayalı çiftçilik.

GARA ÖRTÜ: Toprak dam.

GARA: Kara.

GARACA : Pazu,karaca. 2-Yerli cins sığır. (Garaca dana)

GARAGAVIK: Hindiba.

GARAKULAK: İspiyoncu, ajan.

GARĀLAMA: Kararlama, ortalama, tahminen.

GARALIK : İlkokul çocuklarının giydiği siyah önlük. 2-Daha önceleri, kadınların giydikleri siyah renkli etek.

GARAMIK : Böğürtlen.

GARANNIK: Karanlık.

GARASIĞIR: 1. Yerli sığır ırkı. 2. Bir şeyden anlamayan, cahil, düşüncesiz.

GARDEŞ: kardeş.

GARGIN GELMEK : l-Suyun akım meyilinin az olması dolayısıyla suyun göllenmesi, az akması. 2-Yapılacak işin o gün bitirilmesi için çok çalışmak. "Ekin tarlasını bitirem dedik, emme  āşam üsdü gargın geldi. Tāleyi olduk ya biz de öldük..."

GARIK : Bahçelerde sebze dikmek için çapa ile açılan çizi, sıra.

GARIN: Karın.

GARMAK: 1.Karıştırmak, yoğurmak. “Bugün erkenden hamır gardım.”  2. Bir yiyeceğin çok olması veya yenmesinden dolayı iyice bıkmak. “O bu sıra kireze eyce gardı.”

GARMALAMAK : Karıştırmak, avuçlarıyla habire alıp oraya buraya atmak, alt üst etmek.

GART: Kart.

GAŞ (kaş): Ahşap evlerde duvarın üstündeki boşluk.

GAŞ: Kaş.

GĀŞI: Karşı.

GAŞIK: Kaşık.

GAŞŞĀ : 1. Döl (küçük baş hayvan yavrusu) lerin konulduğu  ağıl. 2. Kaşağı.

GAŞŞĀ: Kaşağı.

GATIK : Çökelek.

GAVAK: Kavak.

GAVIRGA : Ortasından diklemesine yarılan somunun, ikiye ayrılan parçalarının her biri, kavurga.

GAVLIK: Küçükbaş hayvanların boğaz kısmından yapılan ve içine küçük eşyalar koymak için duvara asılan küçük deri torba.

GAYAKENELİ: Keler.

GAYIL OLMAK :  l-Razı olmak. (O hakkına gayıl ōmaz.) 2-Hoşuna gitmez-Allah'ın-) "Oña da Allah gayıl olmaz."(O işi öyle yaparsan Allah'ın hoşuna gitmez, razı olmaz.)

GAYINNA DİLİ: (Kaynana dili) Kaktüs.

GAYINNA: Kaynana.

GAYIŞINI ÇIKĀMAK: Tokat atarak dövmek.

GAYLI, GALİ : Artık.

GAYVA: 1.Kahve. 2.Kahvehane.

GAYVEREÑGİ: Kahverengi.

GAZAN: Kazan.

GAZIL: Kazıl.

GECENEZ: Öküzle çift sürerken saban veya pulluğa yapışan çamurları kazımak için övendirenin ucuna takılan demir araç.

GEDİK : Hareket etme ve konuşma zamanını bilme. "Lafı tam gedīne deñk getirdiñ.”

GEDİL : Üzerinde semeri olmayan çıplak eşeklerin üzerine yük vurmak için eşeğin üzerine bağlanan düzenek.

GELBĒLİ: Konuşmasına, giyimine dikkat eden, sükseli.

GELBERE: Gelberi.

GELBERLİ: Becerikli, konuşkan, söz sahibi.

GEME : Dişleri düzenli olmayan, çarpık dişli çocuk. Geme diş…

GĒMEK: Gelmek.

GEREN VARA: Gelen varan.

GEREÑNENMEK : Havanın yağmur yağacak hal alması, bulutlu, puslu duruma gelmesi.

GERİ : İki çulun birbirine dikilerek kağnının üzerine saman çekmek için konmuş hali, saman çekmek için kullanılan dokuma çul.

GERİLİP GĀMAK: Maddi yönden çok sıkıntıda olmak.

GERNEŞMEK : Gerinmek.

GET, GET ŌDAN: Sus, git şuradan, konuşma… anlamında azarlama, tersleme, bazen hakaret sözü.

GEVELEMEK : 1.Azarlamak, paylamak. 2. Ağzına bir yiyecek atarak onu yavaş yavaş yemek.

GEVİLCEN AĞIZLI: Sözüne dikkat etmeyen, boşboğaz.

GEVİLCEN: Sobanın olmadığı zamanlarda ocak başında ısınılırken, ateşin zamanla deri üzerinde oluşturduğu temriyeye benzer kızarıklık, deri hastalığı.

GEVMEK: Makas, kırklık gibi kesici aletlerin, keseceğini kesmeyip iki yüzün arasına alması, sıkıştırması.

GEVREK : 1.Üzerine soğan, yağ vb.katkıların suda kaynatılıp dökülmesiyle elde edilecek yemek için kurutulmuş yufkaların küçük küçük parçalara ayrılmış hali. "Böyün ben de yuka ısleyvēdim evde cıbālara." 2. Bazı ağaçların çabuk kırılan, dayanıksız  dalları. " Çıkdī ağeciñ dalı gevrek oldūndan gırılıvēmiş."

GEVŞENMEK :  l-Bir şeyler yemek. 2-Meramını, demek istediğini ağzından kaçırmak, çıtlatmak.

GEYCEK: 1.Giyecek. 2. Elbise.

GIBAL: Kıbel.(Huy, yaradılış)

GIBIR : Zayıf, kuru, çelimsiz.

GILĀ: Kılağı.

GILDIR: Bir çeşit beyaz kaput bezi.

GILDIRDAMAK: Değişik işler yaparak geçimini temine çalışmak, geçimini şöyle böyle temin etmek.

GILİÑGIR : 1.Çakının sapsız olan çelik kısmı. 2.İstenmeyen, şerefsiz, soytarı.

GIMCIKLAMAK : Kıpırdayıp durmak, durduğu yerde rahat oturmamak. "Dapdayı dur len, gımcıklēp durma."

GINDAM : Çapalama ve kesme özelliği olan büyük çapaların kesici olan diğer yüzü.

GIP GIP ETMEK: Durduğu yerde durmamak, gereksiz yere hareket etmek.

GIRĀ: Kırağı.

GIRIK : Çatlak, kafadan, deli.

GIRNAP: kınnap.

GIVI GIRILMAK: Aldığı ters tepkiden dolayı yapacağı bir işten isteği, hevesi kalkmak.

GIVIZ : Buğday tanelerine karışan başak kabukları ve samanın genel adı. Buğdayların yıkanmasından sonra geriye kalan çer çöp.

GIVRVŞVK: Kırışık.

GIY, GIYI (KIYI) : Yan, yanı, yakınındı. "Ali, onun gıyında oturuyordu."

GIYIN SOYUN DURMAK: Bir işi tam olarak benimsememek, uzaktan takip etmek, şöyle böyle ilgilenmek, içten olmamak

GIYIR: Kum, kumlu toprak.

GIYNAK : Cevizin kabuğu kırıldıktan sonraki yenilebilen iç kısmının ikiye veya dörde bölündükten sonra kalan her bir parça.

GIYNEŞİK : Az açık olan kapı.

GIZ: Kız.

GIZARI: Hasat zamanında arpa buğday tanelerinin ortak adı.

GIZGIN: 1. Çiftleşme zamanındaki dişi köpek. 2. Gayri meşru ilişki kuran kadın.

GIZIL AYAKLI: Bebek, küçük çocuk.

GIZIL GÖZLÜ: Uçlarında sert ve uzun dikenleri olan bir çeşit ot.

GİCİRGEN : Isırgan otu.

GOBAK : 1.Meşelerde bulunan iri mazı tanesi. 2. Haşhaşların taneli yuvarlak kısmı.

GOCA: koca.

GOCAKUŞ : Atmaca, doğan gibi yırtıcı kuşların ortak adı.

GOĞŞAK, GOVŞAK : Heyelanlı, akmaya müsait, içinde boşluklar olan toprak.

GONAK: Konak.

GORAPA: Güldürücü, esprili lâf eden, komik.

GORUK: Koruk.

GOSSEMEK: Koçsamak, koyunların çiftleşme istemesi.

GOVAN: Kovan.

GOVGEÇMEK : Kov yapmak.

GOYA : Hani, sanki.

GOZAK: Kozalak.

GÖBELEK : Piynar denilen bodur bitkinin çiçekleri.

GÖCE DAŞI: Burçak, mısır, buğday kırmada kullanılan biri altta, diğeri üstte daire biçiminde iki adet taş.

GÖCEÑ: 1.Ekin tarlalarında  ekinin biçilen tarafı. 2. Tavşan yavrusu.

GÖDE : l-Alakanat. 2-Yediğini içtiğini bedavaya getirmeye çalışan,asalak

GÖĞEM : Bir çeşit yabani erik, ak diken.

GÖĞERİ, GÖVERİ : Bahçedeki sebzelerin ortak adı.

GÖĞÜLCÜM: Henüz tam olgunlaşmamış sebze veya meyva.

GÖK GÖMEDİK:Kültürsüz, kaba, aç gözlü.

GÖLEMEZ: Sıcak süte şeker katılıp, ekmek doğranarak yapılan yiyecek.

GÖLLE: Aşure.

GÖTDÖŞŞĒ : Küçük yer minderi.

GÖV GÜLDÜRDEMEK: Gök gürlemesi.

GÖV: Gökyüzü, gök.

GÖVDELİ: Hamile.

GÖVE ÇÖVMEK: Ortadan kaybolmak.

GÖVERCİN: Güvercin.

GÖZEL: Güzel.

GÖZĒLEMEK : Deriyi (gön) çarık haline getirmek. "Çarığı akşamdan gözēledim."

GÖZÜNE ŞEŞ GELMEK : Gözüne takılmak.

GUDÜMSÜZ:Uğursuz.

GULĀ TÖSÜ(TÖZÜ), (KULAĞI TÖSÜ): Kulağın arka kısmında, şah damarının bulunduğu yer. “Kavgada attığı taş, adamın gulā  tösüne gelince adam orada ölüvēmiş.”

GULAK: Kulak.

GUMDAK: Kundak.

GUMURU : Kumru

GUMURU GÖTÜ : Ağaçların tomurcuklanmaya başladığında tomurcukların ne aşamada olduğunu belirtmek için bu benzetme kullanılır.

GUNDUZ: Kunduz.

GURAMELE : Gelecekle ilgili iyi hayaller, beklentiler, varsayımlar. “Gurameleniñ de mi yokluğunu görem.”

GURBAN: Kurban.

GURSAK: 1. Kursak. 2. Mide.

GURULCUM GURMAK: 1.Dokuz taş ( dokuzuncum) oyununda üçlemeyi yan yana getirerek rakibine karşı avantaj sağlamak. 2. Tuzak kurmak, hile yapmak, birisinin aleyhinde entrika çevirmek.

GURULMAK : l-Havale geçirmek. 2-Kramp girmek.

GUYLUK: Kuyruk.

GUYMAK: Dökmek. "Elime su guy da sabınneyen."

GUYNU : Pasif, saf, eli koynunda duran, beceriksiz.

GUZUDİŞİ : Dolu.

GÜCÜLE : Zar zor, zor şartlarda.”O gadā yoruldumukun, burē gücüle geldim.”

GÜDÜR : Kulakları devamlı kalkık, dik duran küçük baş hayvanlara denir.

GÜL İBİKLİ: Dikkat çekici, iyi, gösterişli. “Onuñ   aldıkları hep gül ibikli olur.”

GÜLDÜRDEMEK : 1.Ses çıkartarak düşmek. 2. İflas etmek.

GÜMBALI: Reçel.

GÜMNEMEK: Batmak, iflas etmek.

GÜNLÜK (Günlük): Göz bebeğinde oluşan küçük bir leke.

GÜNNÜKCÜ(GÜNLÜKÇÜ): Yevmiyeci, gündelikçi.

GÜNÜLEŞME: Kıskançlıktan, çekememezlikten birinin yaptıklarının aynısını yapmak, aldıklarından almak.

GÜREN : Kızılcık.

GÜVELETMEK: Düvenin veya ineğin kızgınlığında boğaya verilmesi.

HABĀ: Haber.

HADĒ: Hadi ya, gerçekten mi?

HADE: Haydi.

HAGGATEN: hakikaten.

HAGGET: Hakikaten, gerçekten.

HAKIK: Akik.

HALAL: Helal.

HALATENEZİL ( kalmak) : Güçsüz, dermansız kalmak.

HALBUSEM: Halbuki.

HĀMAN: Harman.

HAMBIR HAMBIR: Köpeklerin yüksek sesle ürmelerini anlatmak için söylenir.

HAMIR: Hamur.

HAMIRSIZ (Hamursuz): Fırında yapılan mayasız bir çeşit gözleme.

HAMNAMA (Hamlama): Hayvanların tüy döküm zamanındaki tüylerinin durumu.

HAPHAPA: Karşı karşıya. “ Onnan (onunla) yolda haphapa geldik.”

HARIMNAMAK : Virajı dışarıdan almak, geniş girmek.

HARTLAMAK, HART DİYE DÜŞMEK : Birden parlamak, bağırıp çağırmak.

HASIL : 1. Yeşeren arpa, buğday ürünü. 2.Yaptığı bir işi çok iyi yapan. Böyle kişilere "hasıl hızmatlı" denir.

HASILLAMAK : Tarlaya nohut, mürdük vb. mahsulleri ekerek, gelecek yıl buğday ekmeye hazırlamak.

HAŞEŞ: haşhaş.

HAŞEŞLENMEK: Çok kızmak,öfkelenmek.

HAŞIL : Ekmekleri fırına koymadan önce, çörek ve benzeri elde etmek için hamurun üzerine sürülen yağ, haşhaş ezmesi vb. karışım.

HAŞŞÖLE : Ha şöyle, yolundan gel. Bazen, beğenilmeyen bir iş için de kullanılır.

HATĀ (Hatar): Odun, yorgan gibi şeylerin üst üste sıralanması.

HATIL: 1. Evde veya ormanda istiflenmiş odun yığını. 2. Yatak, yorgan, kilim yığını. 3. Ev temelinde yatay beton kolon. 4.Ahşap evlerde duvar üstüne konulan ağaç.

HAVIT: Toprak havuz, havuz.

HAVLA: Helva.

HAYMAKLANMAK: Tanıdığı, nazının geçeceğine inandığı birinin yanında biraz şımarıkça davranmak, şımarmak.

HEF : Şüphe.

HELEKİN : İyi ki. "Helekin gēmişin."

HEMSİN: Hamsin.

HEÑG : Eğlence, kına gecesi, çalıp söyleyip oynama…

HEYBĀ: Hibe.

HIKIK: Hıçkırık.

HIMHIMI: Toplum içine pek karışmayan, cimri, sessiz.

HİNDİ : Şimdi.

HİNDİ: Şimdi.

HİÑKLEMEK : Beklemediği, ani bir şey karşısında şaşırmak, şoke olmak, ürpermek.

HİRE : Sincap.

HİYĀ: Hıyar, salatalık.

HİYALLAMAK : Şüphelenmek, sezmek.

HOMÇA : Üzüm salkımı.

HOPU : Kavun olmamış bostan.

HORAZ: Horoz.

HORSUNMAK: Küçük görmek, değer vermemek.

HORTA, HORATA : Laf, sohbet.

HOTAK: Küçük, ufak.

HOTUKMAK : Kuzu, boynuzları çıkıp, yem yiyebilmek.

HÖMBEÇ : Önü gerilince derinleşmiş su, derelerde biraz derin oyan yerler.

HULU: Huylu, huyu olan (hayvan).

HURDA : Şurada.

HURĒ : Şuraya.

HÛS OLMAK: Barınmak, bulunduğu yerde barınma, yiyecek vb. ihtiyaçlarını gidermek. “Kar yolları kapayınca yolda kalanlar üç gün kendilerine yakın olan köyde hûs oldular.”

HÜLÜLÜÑE BİNDİRMEK: Velveleye vermek.

IBIRIK: İbrik.

ICCAK, ISCAK: Sıcak.

IKMAN: İdman.

ILABADA: Labada.

ILAMUR: Ihlamur

ILGIM SALGIM: İyice seçilemeyen, belli belirsiz.

IMIK IMIK: Yavaş yavaş, içten içe. “Sokakta tutuşturulan çöpler, sabahtan beri ımık ımık yanıyo.”

IÑGILIKIŞ: Sırmansıkış, tıklım tıklım.

IÑILDAMAK : 1.Hastalıktan dolayı sesler çıkarmak. 2. Ağır borç altına girmek. "Bu borç bizi biraz ıñıldatır ya..."

IRADIYO: radyo.

IRAKI: Rakı.

IRASBI: Orobpu.

IRAZI: Razı.

ISGIRAN, ISKIRAN : Teknedeki hamurları kesmeye ve kazımaya yarayan kesici ucu geniş, uzun saplı metal alet.

İBAS SİLMEK :  Teğet geçmek, denk gele yazmak, hemen hemen çalmak…

İBİK: Bir şeyin ucu, kenar, köşe.

İDİ İRĒBETİ OLMAMAK: “Hiç değer verilmiyor, hiç değeri yok.” anlamında “irēbet” kelimesinin pekiştirilmişi durumunda bir söz. “O evde onuñ bi dene idi irēbeti yok.”

İLĒBİRİSİ GİBİ : Beklenmeyen, şaşılacak işler yapan, tuhaf bulunan kişiler için söylenen bir söz.

İLEMON: Limon.

İLESSİZ: Beceriksiz, elinden iş gelmeyen.

İLEŞBĒ: Rençber.

İLEŞLİ: Kıymetli, değerli. “ İleşli işē gibi bizim tāla da gıymata bindi.” “İleşli mal mı ennē.”

İLEYEN: Leğen.

İLİNTİ: .Tarlayı sürerken pulluğa takılan taşlar, taşlı. “Bu tarla oldum olası ilintilidir böyle.”

2. Geçmişe dayalı üzüntü, acı, içteki ukde. “Çocuğunun ölümü onun içinde hep ilinti olmuştur.” 3. Özellikle gelinleri rahatsız eden kaynana, görümce vb. kişilerin baskısı. “O gelinin o evde ilintisi çok.”

İLİSTİR ETMEK : Çok dövmek, perişan etmek.

İLKÜDÜN: İlk çocuk.

İLLEKİN: İllaki.

İLMEK: Birisine maksatlı söz edip rahatsız etmek, üzmek.

İLMİK: İrmik.

İNEME : İğdiş etme, erkekliğini öldürme.

İNNE: İğne.

İRĒBET : Kıymet, değer. “Eddiyālañ hiç irēbeti yok.”

İRENDERE: Rende.

İRESİM: Resim.

İRKİNTİ: Biriktirilen para.

İRSAL: İshal.

İSPİRTE : Kibrit.

İSTEYİCİ: 1.Dilenci. 2. Hayır işleri için isteyen.

İŞ OĞULLATMA: İşten alıkoyma.

İŞDAMMEYİVĒMEK : Bir işi oluruna bırakmak, müdahale etmemek, umursamamak.

İVİNDİĞİ DİVİNDİĞİ :  Çalışıp çabalayıp elde ettiği, biriktirdiği. (O kaza olunca,onun bütün ivindiği divindiği boşa gitti.)

İYİLCAN:  Tohumu kılçıklı ve bu kılçıkları tek yöne doğru ilerleyen bir çeşit ot..

İYLEZ : Çok dolgun olmayan buğday tanesi, zayıf tane.

İYSAN : İnsan

İYSAN: İnsan.

İZİNNEME: İzinname, resmi nikah.

KAFES: Kosada, biçilen ekinleri bir yöne toplamak için takılı olan ağaç veya metal gereç.

KAĞIŞ KAĞIŞ (çağış çağış): Kuru maddelerin sürtünmesinden çıkan ses.

KĀHAT: kağıt.

KAKDIRMAK: İtmek, iteklemek. “Öñümde iysan (insan) vā kakdırıp durma.”

KAKILI: Çok, pek çok, gereğinden fazla, yığınla var.

KAKMAK SÜSMEK:Döverek, çekişerek. “Kakmak süsmek, o cıbālāñ ne çekdīni ben biliyon.”

KAKMAKLAMAK: İtip kakmak, tekme atıp vurarak bulunduğu yerden uzaklaştırmak.

KAÑSIRIK : Balgam.

KAPĀMIÑ: “Alır mıydın” anlamında şaka yollu söylenen kaba bir söz.

KĀPIZ: Karpuz.

KASIÑ : Sel sularının getirip bıraktığı ince kumlar.

KASMAK : Alacağı paranın hepsini değil de birazını vermek, diğer kısmını kesmek, vermemek veya  borcu varsa ona tutmak.

KASNAKLAMAK : l-Koç, dana gibi hayvanların boynuzlarıyla hafif darbeler vurması. 2-Bir kişinin birinin arkasına geçip, iki kollarını beline dolayarak kabaca şaka yapması.

KAYKI : 1.Sert, katı. 2. Kaba adam.

KAYKILMAK : 1. Amaçsızca uzun uzadıya aynı yerde dikelmek. 2. Ölmek.

KEDİLİK: Evlerde saçak altları ile duvarın üstünde kalan küçük boşluk, delik.

KEFCİK: Hayvanların ağızlarındaki köpük. “At goşākan ağızından kefcik saçıyōdu.”

KEKİÇ: Çekiç.

KEKİRE: Kekre.

KELEBİK: Kelebek.

KELETĒ  : İki kulplu büyük sepet, küfe.

KEMİRE: 1. Sığırların arka bacaklarına bulaşan gübrelerinin oralara yapışmış hali. 2.Kir, yağ, leke, pasak.

KEMKİRMEK: Çemkirmek.

KĒPİDEN: Kerpeten.

KER: Kâr.

KES : Hayvanların önünden artan iri samanlar.

KESDENE: Kestane.

KESDENKELE: Kertenkele.

KESDİRİM : Bilinen yolun dışındaki daha kısa yol, kese.

KESİK : l-Verimli yer. 2-Bozulmuş süt.

KESİM ETMEK : Alay etmek, eğlenmek.

KESME : 1-Kayaya yakın sertlikteki toprak .2-Kışın meşe dallarının yapraksız hali.

KESMİK : Elindeki yabancı köpeğin kendisine zarar verememesi için bir ucu köpeğin boğazındaki ipe bağlanan ucu çatal iki üç metre uzunluğundaki sopa.

KEYİĞOTU: Kekik.

KEZİ : Köşe, binaların iç veya dış köşeleri.

KILPIK : Uslu durmayan, yaramaz, onu bunu rahatsız eden, soytarı.

KINTEŞ : Yarı açık, az açık bırakılan kapı vb.

KIPIREŞMEK: Kımıldamak, hareket etmek.

KIRKLIK: Koyun, keçi kırkmak için kullanılan bir çeşit makas.

KIRPİN: Gripin.

KISDIRMA: Lokumun biraz ezilerek ve uzatılarak iki bisküvi arasına konulmuş hali.

KISTIRGEÇ: Bir çeşit böcek.

KIYPAK : Kaygan.

KIYPMAK : Kaymak.

KİNĀNA, KİNAHANA: kinayeli olarak.

KİNDİ: İkindi.

KİPİRT: Kibrit.

KİREZ: Kiraz.

KİRİLDEK: Rüzgar gülü, fırıldak.

KİRLİ ÇIKI: Cimri, var yemez.

KİRMAN : 1.Yün eğirmede kullanılan alet. 2.Çocukların çevirdikleri topaç.

KİŞKİRMEK : 1-Köpeğini birinin üzerine salmak, saldırtmak. 2-Bir kişiyi diğerinin aleyhine kışkırtmak.

KOGGUN: Kavgacı, geçimsiz, herkesle kavga eden.

KŌKAK: Korkak.

KORKOR : Giyim, konuşma ve tutumuyla havalı görünmeye çalışan.

KOSDEK: kostak.

KOT KOT ETMEK: Bir şey beceremediği halde işe yapıyormuş gibi yapmak.

KÖFNÜK: Çiftleşme zamanı gelen, çiftleşme isteği olan dişi eşek.

KÖFNÜK: Kösnük, çiftleşme zamanı gelen, çiftleşme isteği olan dişi eşek.

KÖFÜN: küfe.

KÖLEZİMEK: Ateşin sönmeye yüz tutması.

KÖÖSÜMEK : Birden yıkılmak, yığılmak. "Bugün samanlıkta saman üstümüze kööse yazdı."

KÖSÜRGE : Mahalle fırınlarında fırına atılan çırpıları ileriye doğru itelemek için kullanılan ucu çatal, iki üç m. uzunlukta ve biraz kalınca sopa.

KÖV KUŞU: Serçe.

KÖV: Köy.

KUMPİR : Patates.

KUPA: Bardak.

KÜKÜM : Beceriksiz.

KÜLTEM : Tomar."Cebinden bi kültem para çıkādı."

KÜNĀ VĀDIR: (Günahı vardır): Yapma yazıktır, günahtır.

KÜÑGE : 1.Toz. 2.Beceriksiz kişi.

KÜR : Böğürtlen, kuş burnu gibi dikenli bitkilerin ortak adı.

KÜSÜK : Büyük taşları kaldırmaya yarayan ağaç veya demir kaldıraç, küskü.

KÜŞDÜR : Marangoz rendesi.

LAĞAP: Lakap.

LAPIRTI: Ayak patırtısı.

LAYLON: Naylon.

LEÑGİRDEMEK ( LEÑ LEÑ GONUŞMAK ) : Gereksiz, lüzumsuz yere yüksek sesle konuşmak.

LESDİK: Lastik.

LİRE, LERE: lira.

MA : Al, tut.

MACCA: 1.Önceden geçirilen bir hastalıktan dolayı içeride kalan dert, hastalık, parça, mikrop. “Ameledde içinde bi macca gāmış heralda, adam gurtulamadı.” 2. Kişiler arasında, eskiden gelen geçimsizlik, husumet vb. “Onnañ   gavgasının asıl sebebi başka. Aralandēki macca eskiden geliyo.”

MACIN GÖK: Olgunlaşmamış, henüz olgunlaşmaya yüz tutmamış meyve.

MAFA: Çare, şifa. “ O gadā tokdura giddi, bi mafa bulamadı.”

MALDAM : Tarlalarda bölüm, kendiliğinden oluşmuş añ araları vb.

MĀLİM: muallim, öğretmen.

MAMIR : Sağlam.

MAMIR: Sağlam, iri yapılı, güçlü kuvvetli.

MANASIR : Biri diğerinden biraz yüksekte olan birbirine sınır iki tarla arasındaki ekilip biçilmeyen bayır yer.

MANÇAM: Avucun alabildiği, avuç, tutam.

MANÇAMNAMAK: Avuçlamak.

MARDALI : İri kıyım, iri yapılı.

MAS MAS (kokmak): Kötü kötü, ekşi ekşi…

MASGARA ETMEK : Irzına geçmek.

MASLAHAT : Ödünç alınacak eşya.

MAŞALAN: Meşale.

MATIRAK: Matrak.

MAVIKLAMAK: Köpeklerin ve köpek yavrularının dövüldükleri ve zorda kaldıkları zaman çıkardıkları ses.

MAVRUZ: Süsen.

MĀYANA: Muayene.

MAYIS : Bahar aylarındaki taze koyun, keçi, sığır gübresi.

MAYOŞ: Mayhoş.

MECANA (Dağ) : Kimsenin pek uğramadığı, kuş uçmaz kervan geçmez cinsinden dağ.

MECCĀNA: Bedava, parasız olarak.

MECİ: İmece.

MĒCİMEK: Mercimek.

MĒDİMEN: Merdiven.

MEDİRESE: Medrese.

MEHELLE: Mahalle.

MEHEMSİZ: Saygısız, uygunsuz konuşan, davranan.

MEKDAP: Mektep, okul.

MELDİN: 1. Mendil. 2. Kıldan yapılan bir tür dokuma, çul.

MELENCİK: Menenjit.

MEREM: Verem.

MERES: 1. Miras. 2. Köpekte yaş.

METİRE: Metre.

MEZĒ: Mezar.

MICIRA : Problem, ihtilaf.

MINDĀ: 1.Murdar. 2. Beceriksiz, mıymıntı, elinden iş gelmez.

MIRĪ (ğı) YIKIK: Neşesi yok, morali bozuk, yüzü asık, düşünceli.

MIRMIR : Çevrede sözü dinlenen, nüfuzu olan, kabadayı…

MISMILLAMAK : Adamakıllı dövmek.

MIYILDAMAK (mıyıldanmak): Gereksiz ve alçak sesle konuşmak.

MIYILDEYİK: Elinden iş çıkmayan, beceriksiz.

MIYMILDANMAK: 1.Kendi çapında küçük işlerle uğraşmak, kendine meşgale bulmak. 2.Tembellik etmek.

MIZEYKE : Kaygı, üzüntü.

MIZMARINA : İnadına tersine, zıddına konuşmak veya iş yapmak.

MİNDĒ: Minder.

MİNTAN : On litre sıvı alan,saçtan silindir pirizma şeklinde yapılmış, altı kapalı, iki yanında kulp (sap) olan tahıl ölçme aleti.

MİSEFİR: Misafir.

MİSİRİF: İsraf. (Yanlış olarak kullanılır. Doğrusu müsrif, israf eden olmalı.)

MİYANDIZ: mühendis.

MODUŞ : Tıknaz, kısa boylu ve şişman.

MORTULUZ : Tecavüz edilip bırakıldığı için kendisine düğün etmeyen bir başkasına varan, mürüvvetsiz kadın.

MOTUR: traktör.

MUDDĀÇ: Muhtaç.

MUGDAR: Muhtar.

MUMKUR GĀMAK: Mecbur kalmak, onunla yetinmek zorunda olmak.

MUÑGARIZ ETMEK : Elindekini değerlendiremeyip heba etmek, iyi kullanamamak.

MUÑGARIZ ETMEK:  Beceriksizliği yüzünden elindekini iyi kullanamamak. "O gadā un muñgarız ōmuş. Fınırda ekmeklē hiç eyi bişmemiş."

MUTU : İyi geçinen arkadaş, dost veya karı koca.

MÜHLÜZ: Fakir, parasız. (Müflisden bozulmuş olmalı.)

MÜRDÜSEK: Genellikle arpa, buğday tarlalarında biten, siyah tohumlu bir çeşit yabani bezelye.

MÜSDEMBEL: Müstambel.

MÜZMAHAL: Berbat, perişan, işe yaramaz halde.

NAHALLAH: 1.Allah’tan, hiç. “Gece sabaha kadar nahallah uyuyamadım.” “ Bizim  ōlan nahallah söze bakmıyor.”

NĀLİN: Nalın.

NALLAMA : At, eşek veya öküzlere nal çakmak için hayvanın ayak tırnağının altını düzlemek için kullanılan ucu eğri ve kesici nalbant aleti.

NAMAZLĀ: Namazlağ.

NAMIRIT: Nemrut.

NANA: Nane.

NANİMOLLA : Herhangi bir işte eli ağır olan, yavaş hareket eden, ağır canlı.

NARASIÑ : Yok, üzgünüm yok, keşke olsa.

NE GADĀ: Ne kadar.

NEMBEN: Ne bileyim ben, bilmiyorum.

NEVİNSİZ : 1.Bitkilerin veya meyvelerin büyüyecek cinsten olmaması, zayıf olması. 2-Hasta hayvanların yemlerini iştahsız yemesi.

NEYA : Niçin, neden.

NOHOT: Nohut.

NOZUL: Nodul.

NUSUBET: Musibet.

NÜNÜ: Huni.

OBU : Şaşma, hayret ünlemi.

OBU YĀ : Bk.Obu.

OCAKBAŞI : 1. Bacada ocak yakılan yer. 2. Ocak yakılan yere yakın olan bacanın iki yanı. 3.Şömine.

OKLĀ: Oklava.

OKU : Düğün davetiyesi.

OKUNTU: Düğüne götürülen mal veya eşya, hediye.

OLDURUK : Bu kelime "gibi" edatıyla birlikte kullanılır genelde ve düz, uzun ve kalın ağaçlara birşeyler benzetilir."Bugün yolda bi yılan gördüm, olduruk gibiydi.""Filanca, olduruk gibi vişneleri hep kesmiş verimi yok diye."

ŌMEÇ: Ovmaç.

OÑ :  Meyvesi çok olan ağaç."Almalā bu sene çok oñ."

ORZUNU DENEMEK : Sınamak, yalancıktan bir öneri getirerek, adamın niyetini öğrenmek.

ŌSAK: Yavrusu ölmüş ve sütü sağılan keçi, koyun, inek gibi hayvanların ortak adı.

OSANMAK: Usanmak.

OŞKURTLAMAYA GİTMEK: Pohpohlayınca hemen her denileni yapmak.

OŞUR: Öşür.

OŞURUNU GÖRMEK: Birini dövmek, işini zoraki halletmek, problemi ortadan kaldırmak.

OTURMAK, OTURMAYA GİTMEK : Misafirliğe gitmek.

OTURMAKÇI : Misafir. "Akşam bizim oturmakçılāmız varıdı."

OVALMAK: Bayılmak, çocukların ağlarken bayılması.

OVCALAMAK: Pataklamak, dövmek. “Öfkeyle ağzını burnunu ovcaleyvēdim.”

OYUK : l-Bostan korkuluğu. 2-Kirli, üstünü başını kirletmiş çocuk.

OYULGAMAK: 1.İğneyle veya çuvaldızla bir şey dikmek. 2. Gelişigüzel dikiş.

OYULGANMAK: Sessiz ve görünmeden gidip gelmek. “ Yine nereye gitti bu? Yılan oyulganır gibi oyulganıyor.”

ÖKÜZGÖTÜ : Kuşburnu.

ÖLÇĒMEK: Kışkırtmak, öfkelendirmek, fitne sokmak, doldurmak.

ÖLEKLİK: Ölet, salgın.

ÖLKEN : Öksürük.

ÖÑÜNE DÖŞENMEK:Ağzından laf almaya çalışmak, ağzını aramak.

ÖRD: Orta, dik orta. “Övlenin ördünde çıkıp geldilē.”

ÖRTBERİ : Kapat da gel.

ÖRÜMLÜ: Vadeli, veresiye.

ÖSEÑ  : :Nasıl olsa, nerede ise, herhalde. (Ali, daha gēmedi ya, öseñ  gelir.)

ÖTĒLİ: Farklı, emsallerinden üstün, göreceği işin üstünde işe yarayan, şatafatlı. “Ōlum, o babıcı almeyvēsek… O, ötēli mi?”

ÖTEYİN: Geçen gün, yakın geçmişte.

ÖVCELEMEK: Bir şeyi iki eli veya parmakları arasına alarak ezmek, küçük parçalara ayırmak, ufalamak. “Böyün bize acık tarna (tarhana) övceleyve."

ÖVENDERE: Öğendire.

ÖVEY: Üvey.

ÖVLE: Öğle.

ÖVMEK : Suyun toprağa iyice işlemesi.

ÖVÜN: Öğün.

ÖVÜT: Öğüt.

ÖZ: Büyük ve düzgün tomruk. “Yıkdīmız evden çıkan özlē o gadā  zamanda hiçbi şē ōmamış.”

ÖZEÑGİ: Üzengi.

ÖZÜ BAYMAMAK: Vermeye gönlü razı olmamak, içi elvermemek.

ÖZÜNE BASMAK: Yenilen ağır yemekten sonra rehavet çökmesi, ağırlaşmak.

PAKLANMAK: 1.Ölmek, 2. İflas etmek.

PALATIR : Kesilen bir ağacın kütüğünden biten taze sürgünler, filiz.

PAMIK: Pamuk.

PAÑ : Saf, ileriyi geriyi düşünemeyen,gözü açık değil.

PANCĀ: Pancar.

PAÑGA: Banka.

PARA: Biraz, epey, şöyle böyle. “Bu sıra işleri para topāladık.”

PARDI : Duvar diplerinde saçak altı.

PATAN SĒREK : Tek tük, ara ara.(Yağmur, patan sēyrek düşmē başladı.Misirlē, patan sērek bitmiş.)

PATEZ: Patates.

PATIRDAMAK: Söylenmek, kızgınlık anında söylenen öfkeli sözler.

PATIRON: Patron.

PEÇAL : Sakat, kötürüm.

PEH, PEH DEDİRTMEK : İşini iyi yapanlara gıpta ile söylenen bir söz.

PELEZİMEK : Aceleden oraya buraya koşuşturmak, telezimek.

PELTEK : Kekeme, zor konuşan.

PENÇİRE: Pencere.

PEPİLDEMEK: 1.Tekelerin çiftleşme zamanında dişi keçilerin yanında çıkardıkları ses. 2.Erkeklerin öfkeli oldukları zamanlardaki konuşmaları.

PESEÑK ETMEK: Çok beğenmek, gıpta etmek.

PESLAHAN: Fesleğen.

PETENTE : Baskı. “Onu emsiz göödüklēnden hep petente altına alıyōlā.”

PETİRET: Olay, kavga, gürültü. “Birezden burda petireti  koparcen.”

PEVLİKA: Fabrika.

PEVRİZ: Perhis.

PİREM PİREM: Bir bir, tek tek, parça parça. “Kasabanıñ gençleri hep başka yēlere giddi. Hepisi de pirem pirem dağıldılā.”

PİYNĀ  : Yaz kış yaprakları yeşil olan bodur bir bitki. Murt.

PONTUR: Pantolon.

POTURAF; Fotoğraf.

PÖSTEKİ : Kendirin ip yapmak için soyulan kabuğundan arta kalan ve soyulmaya elverişli olmayan yerlerinin dövülmüş hali.

PÖSTEKİ DOKUMAK: Birinden bitecek bir iş veya alacağı, borç isteme gibi sebeplerden dolayı birine gelip gitmek.

PÖSÜREK ( DEVE GİBİ) : Birinin oturuşun, yürüyüşünü, boyunu beğenmeyenlerce kullanılan bir benzetme.

PUŞUKMAK : Küsmek, darılmak.

PÜSGÜL: Püskül.

PÜSGÜRT: Bisküvi.

SABĀLAN: Sabahleyin.

SABIN: Sabun.

SACIYAK: Sacayak, sacayağı.

SAÇ BÖYÜDEN : Hayvanlarda sinirlerin toplandığı yer, sinir.

SADĀCI: İsteyici, dilenci. (Bu kelime, eskiden Malatya taraflarından kasabaya gelen ve sokak aralarında maniler söyleyerek dolaşan kimseler için söylenirmiş. Daha sonra genellenerek bütün isteyiciler için söylenir olmuş.)

SĀDEÇ: Sağdıç, sadıç.

SADEYAĞ: Tereyağı.

SAFIR: Sahur.

SAKĀ: Sakar.

SAKSAK : Üzerine yapışkan birşey bulaşmış ve kendisi de yapışkan olmuş nesne."Çocuk şuralara erçel dökmüş, her tarafı saksak etmiş."

SALAK : Büyükçe sopa.

SALCĒNEN GİT: Sağlıcakla git.

SALIMBEÇ: Salıncak.

SALINTI : Çift sürerken belirlenen evleğin boyu.

SALMALIK : 1.Başında çoban olmayan, otlağa salınan hayvanlar.2.Çapkın kişi.

SALTAĞIZ : Ağzında laf durmayan, sır saklayamayan, sözüne itibar edilmeyen…

SALTANA : Elinde bebeği olmayan kadın, çocuksuz kadın.

SAMANNIK: Samanlık.

SĀMEŞİK: Sarmaşık.

SAMSAK: Sarımsak.

SAMTĀ: Acar, iri çocuk veya delikanlı.

SAÑ : Buğdaylarda başağın siyah renk alıp çürümesi şeklinde görülen hastalık.

SANCIMAK, SANÇMAK : Birine bıçak çekip, sokmak için hamle yapmak, saldırmak.

SANDĀLE: Sandalye.

SANDIRAMAK : Sayıklamak.

SAÑGADAK, SAÑGADAKLAMAK:  Ansızın saldırmak.

SAÑGI BEÑGİ OLMAK: Çok şaşırmak, afallamak.

SAÑIRĀ  :  Tek tırnaklı hayvanlarda bir hastalık türü.

SARKA : Cepken, kadın bluzu, kadın ceketi.

SAYSINA ERMEK : Merak ettiği bir şeyin ne olduğunu öğrenmek, merakını, meramını gidermek.

SAYSINMAMAK: Saymamak, dikkate almamak, önem vermemek.

SECİDE: Secde.

SEÇ: Çeç.

SEDDİYEN: Sahtiyan.

SĒDE YAĞ: Tereyağı.

SEHET: Saat.

SELVENT: Servet.

SEMĒ: Semer.

SENDEN GAHRAM: Senin yokluğunda, sen olmadan,senden saklı.  "Eyi yēcekleri senden gahram gahram yedik işde.”

SENDİREMEK : Düşecek gibi olmak, düşe yazmak.

SEVLE: Zelve.

SEYAĞI: Tereyağı.

SEYİS : Bir yaşındaki erkek keçi.

SEYİTMEK : Koşmak.

SEYMAN: Seymen.

SIÇAN : Çıkrıkta şişin üzerine sarılıp çıkarılan ip yumağı.

SIÇIRTMA: Genelde erkek çocuklar için kullanılan bir hakaret sözü.

SIKILAMAK: İyice tembih etmek.

SIKLAT: Sıcak, bunaltıcı hava.

SIÑGILDAK : Yerinden oynamış, yerinden çıkmak üzere, sallanan. "Ahmat, sıñgıldak dişiñ  çıkdı mı?"

SINIKDIRMAK: Bezdirmek, rahatsız etmek, usandırmak.

SIR : İnce buz.

SIRAVĀ: Sıradan, sıra sıra. "Çayıñ gıyında sıravā cevizlē bitmiş."

SIRÇA : Emaye kap."Tabañ (tabağın)   sırçası delinmiş."

SIRIDAK : Sırıtıp duran.

SITIRASSIZ : Çirkin, kötü huylu.

SIVAK : Sulanabilen bahçe, tarla.2-Sulama işi."Bugün sıvak dutcen."

SIYIRDIM : Halı dokurken bir sıra ilmek ilip, üzerine argaç geçmek. (Her argaç sırası, sayısı bir sıyırdımdır.) "Böyün āşama gadā  elli sıyırdım halı dokuduk."

SIYPAK : Kaygan.

SIYPMAK, SIYPINMAK : Eğimli toprak veya taş üzerinde bilerek kaymak.

SİFLENMEK : Orda burda gezmek, lüzumsuz işlerle meşgul olmak.

SİFLİ : Kirli, pis, sümsük, süfli.

SİVİŞMEK : Söğüt ve ceviz gibi ağaçların ilkbaharda kabuklarının içteki ağaç kısmından kolay ayrılır halde olması."Söğütler daha sivişmemiş, bunnādan düdük, zipçi (sipsi) çıkmaz."

SİVTİNMEK : 1.Kendi kendine sırtını kaşımaya çalışmak, omuzlarını oynatmak. 2. Kıpırdamak, bir hareket için kendini hazırlamak."Sivtinip durma ōlum, noluyoñ."  "Hesabı ödeceñ  de hiç sivtinmiyoñ  ya."

SİYMEK: 1.Erkek hayvanların bir yere kokusunu bırakmak için çıkardıkları idrar. 2. Bir çatlak veya yarıktan suyun veya bir sıvının hafif hafif akması, sızması. 3.Bir kişinin veya bir ailenin başkaları tarafından rahatsız edilmeye başlanması. "Biz sesimizi çıkāmadıkca edirafdan kedi köpek siymē başladı."

SOMSAKLAMAK : Her işe burnunu sokmak,her şeyden biraz biraz yapmak.

SOMUN PĒLEFANI: Erkek çocuklara şaka yollu söylenen söz.

SORUŞMAK: Otların veya ekinlerin yeşilliğini kaybetmeye başlaması, kurumaya yüz tutması.

SORUTMAK : Uzun süre aynı dikelip durmak, amaçsız olarak bir yerde dikelmek.

SOVAN: Soğan.

SOVUK: Soğuk.

SOVULCAN: Solucan.

SOYA: 1. Sapa doğru eğimli olduğu için toprağa iyi batmayan çapa. 2. Ucu yukarıda olduğu için toprağa iyi batmayan pulluk, saban.

SOYĀNA KEMKİRMEK: İşin aslını bilmeden veya kendisine bir yararı olmayan bir konuda ileri geri konuşmak.

SOYMANTI : Büyük sopa."Soymantıyı elime aldırma bak."

SOYULGAN : Ekzama.

SÖÑGE : Mahalle fırınlarında, ucuna bir bez parçası bağlanarak fırındaki kül ve közleri temizlemek için kullanılan uzun saplı fırıncı aleti.

SÖÖKEŞMEK: Bir araya toplanmak.

SÖVÜNMEK: Sönmek.

SUFRA: Sofra.

SUSAK GABĀ: Su kabağı.

SUSGOMAK : Eziyet etmek, söze bakmamak. “Mehelleniñ cıbāları  böyün beni āşama gadā susgodu.”

SÜBEK: Mısır koçanı.

SÜMDÜK : 1.Sokak köpeği. 2.Ele bakan, başkalarının verdikleriyle geçinmeye çalışan onursuz kişi.

SÜMÜRMEK: Sömürmek.

SÜNÜK : Sünmüş ip, basma.

SÜPÜRALIP GİTMEK: Bulunduğu yerden hızla uzaklaşmak. “Habıra (habire) üren köpek, daşı yeyince süpüraldı da gidivēdi.”

SÜREĞEÇ : Bulaşık yıkama bezi.

SÜRSALMAK: Kavgada birine doğru hamle yapmak, saldırmak.

SÜRTMEK: Ezmek, ufalamak, un ufak etmek. (Tuz sürtmek, haşhaş sürtmek vb.)

SÜRÜNTÜ  : l-Sabunun kullanılamayacak kadar küçük hali. 2-Oradan oraya gezen, bir iş tutmayan kişi.

SÜRÜŞMEK : Uğraşmak,mücadele etmek. "Onnan gâvırlā sürüşsüñ."

SÜSE: Şose.

SÜSEĞEN: Süsme huyu olan, süsen hayvan.

SÜSGEN: süsme huyu olan, süsen hayvan.

SÜVARLİK: Süvarilik, yama.

SÜVLEM : Düzgün, uzun dalı budağı olmayan ağaç. Buna benzetilenler için de "süvlemcecik,süpsüvlemcecik" kelimeleri kullanılır.

ŞAFAKLAMAK: Hayretle, merakla bakmak, ne olup bittiğini öğrenmeye çalışmak.

ŞAKGÜLLÜ: Giydiği, söylediği, davranışı kendisine yakışmayan, sevimsiz anlamında alaylı bir söz.

ŞAPŞAK : Ağzında bir şey durmayan, sır saklamayan, ileri geri konuşan.

ŞAŞDIMAŞI : Türlüye benzer bir mahalli yiyecek adı.

ŞAŞGIN : Zayıf, çelimsiz.

ŞEDDEMEN: Yüz, surat. "Vallaha bi yumuruk gōsam şeddemeniñi deyişdirin bak."

ŞEHER: Şehir.

ŞEKĀ: Şeker.

ŞEMŞİYE: Şemsiye.

ŞER : Yaramaz çocuk.

ŞEVTALI: Şeftali.

ŞEYTAN S.Kİ: Kışın soğukta çatılardan veya herhangi bir yerden  sarkan sarkıtlar.

ŞIKIN: İpin, çözülmesi zor olacak şekilde bağlanması.

ŞILADI : Aydınlandı,ışıklandı, ışık aniden görünüverdi.

ŞILAK : 1. Parlak, ışıklı. 2.Sevilmeyen, sevimsiz, istenilmeyen kişi. "Obu şılak, nē ölmüyoñkun sen daha ya."

ŞIPGIN : Aniden bastıran sağanak yağmur, rüzgarla birlikte yağan sert yağmur.

ŞİMERİK: Şımarık.

ŞİPTİK : Terlik.

ŞİRLEMEK: Ağlamak. "Sokakda gavgetme. Şirlē de gelirseñ bi de ben döverin."

ŞİRLETMEK: Ağlatmak.

ŞİVŞİT : Karışık, ters, çapraz.

ŞOF: Şakacı, hayata iyimser ve esprili bakan, nüktedan.

TADDA: Tahta.

TAGGA: Takke.

TAHAL ETMEK: Buğdayı yıkayıp, temizleyip un olmak üzere değirmene götürmeye hazırlamak.

TAKAVİT: Tekaüt, emekli.

TAKDIREÇ ETMEK: Bozup dağıtmak, ortalığı karma karışık etmek.

TĀLA: Tarla.

TALAZEVİ : Hortum.

TAPA : Başa kakma, takaza, geçmişte yapılan bir hatayı ima yoluyla hatırlatma.

TAPIT: Tabut.

TARNA: Tarhana.

TAS BASMAK : Birini suçlayıp, iğneleyici konuşmak, laf kondurmak.

TAT: Ters, öfkeli, sert mizaçlı kimse.

TATALA: 40-50 cm. boyunda bir çeşit bıtırak.

TATAVAYA (konuşmak): Boş yere, boşuna, bilmeden. “Teminden beri tatavaya gonuşup duruyoñ.”

TAVĀTİR: Güzel, yakışmış.

TECCE: Sığırların arka bacaklarında oluşan topallama, hastalık.

TEFİL DÖNMEK, TEFİL TEFİL ARAMAK :  Acele ile dört bir yanı dolaşmak, aradığı şeyi bulmaya çalışmak.

TELBİZ: Temiz, terbiyeli, tutumlu.

TĒLİK: Terlik.

TELTİK : Yanlış. "Böyün camide ayaggabıyı teltik geymişin."

TEMİN: Demin.

TEMŞİT: Temcit.

TENCİRE: Tencere.

TENE: 1.Tane. 2. Buğday, arpa vb. zahirenin genel adı.

TEPİMEK : 1.Yeni açılan yufkanın yere serildikten sonra hamur halden çıkmaya başlaması, az nemli hale gelmesi. "Böyün aşşā poyraz vā, yukalā şindi tepir." 2.Toprağın, yolların çamurunun kurumaya başlaması.

TEREFİ: Teravih.

TEREZİ: Terazi.

TĒS:  1.Hayvan gübresi. 2. Ters, aksi.

TESDABOS:  Müdana, rica. “O kimseye tesdabos etmez.”

TĒSEVİ: Hayvan gübresi çekmek için tahtadan yapılan ve kağnıların üzerine konulan düzenek.

TEYĀRE: Tayyare, uçak.

TEZE: Taze.

TĒZİ: Terzi.

TIÑGADAK KAYMAK: Dayanamayıp ölecek duruma gelmek, ölmek. “Sapsağlam adam hiç bişē yoğukan tıñgadak kaydı giddi.”

TIÑLAMAK: Bunalmak, bıkıp usanmak, dayanamamak. “ Bu cıbālā  beni böyün tıñgadak tıñnaddı.”

TİÑSİRMEK: Aksırmak, hapşırmak.

TİRKİ : Çeşme önlerine konan, çamdan oyulmuş su içme kabı.

TİRKLEMEK : Ani bir ses veya haber karşısında çok korkmak, heyecanlanmak. "Gece uykum arasında telefon çalınca bi tirkledim, artık sabā gadā uyuyamadım."

TOHUR: 1.Meyvelerin çiçek açmış hali. 2. Meyvelerdeki verim, bolluk.

TOKDUR: Doktor.

TOKU: Soku.

TOMATİZ: Domates.

TOMBAK : Yuvarlak.

TOMBALECİK : Yusyuvarlak.

TOPALAN: Karın ağrısı. “Cıbarıñ garnına topalan durdu, gıvım gıvım gıvrandırdı.”

TORP : Tipi halinde yağan karın çukur yerlere sürgün yapması, çukur yerlere yığılması.

TORPUCAN : Kuzu olduğu yıl çiftleşip, bir yaşındaki koyunun kuzu doğurması.

TOSLAMAK, TOSLĒP DURMAK: Surat asmak.

TOSTOMBAK : Bk. Tombalecik.

TOYGAR: Taze baklaya yoğurt katılarak yapılan bir çeşit yemek.

TOZAK : Kırkılıp temizlenen halılardan çıkan iplik artığı, tozu.

TUN TUN (gitmek) : Uzak yerlere gitmek, göçmek, başını alıp gitmek.

TUNMAK : Rengini kaybetmeye başlamak, matlaşmak.

TUNUK : Tunmuş olan.

TURA : Balkon.

TÜLEMEK : Ortaya çıkmak, belirmek.

TÜLENMEK: 1.Tüylenmek. 2. Mec. Zengin olmak.

TÜÑGÜMEK : Atlamak, zıplamak.

TÜVLENMEK: Varlıklı olmaya başlamak.

TÜVMEK : Belli bir çizgiden, atlayabildiği kadar atlamak, tüngümek.

UĞUMSUZ : Aç gözlü, gözü doymaz, kanaatsiz.

ULUMLUK : Yaşlılık.

ULUTMAK :  Dayaktan  morartmak, çürütmek."Bizim goñşu  gāsını çok dövmüş, garınıñ  her tarafını

gara gara ulutmuş."

UMMA, UMMAYA GARMAK: Olmasını istediği, arzu ettiği şeylerin gerçekleşmemesi yüzünden bazı uzuvlarda görüldüğü söylenen şişlik, bundan doğan hastalık.

USGAR : İskarpin.

USGUT: 1.Uslu, sessiz, sakin. 2.Esintisiz, rüzgarsız. “Hava böyün usgut duruyo.”

UŞGUR: Uçkur.

UTUMUNA: Gelişigüzel, bilmeden, yersiz.

UVRA: Uğra.

UVREŞMEK: Uğraşmak.

UVUMUNU GANEHETİNİ YEMEK: Bk. Uğumsuz.

UYMAK: Rahatsız etmek, canı kavga istemek, kavgaya davet etmek.

UYULGAMAK: Oyulgamak.

UYUP DAKILMAK: Bk. Uymak. "Bu böyün gine baña nēden uydu dakıldı."

ÜLÜ : 1.Kurban etlerinden fakirlere dağıtılan pay. 2. Kişilerin rızkı, varlığı. "Ülüsünü hor gören sōñunu yavan yē."

ÜNNEMEK: Ünlemek, çağırmak.

ÜRGELEMEK: Beşiğe yatan çocuğu sallamak.

ÜRÜSDÜM: Gelenek, moda.

ÜRYĀ: Rüya.

ÜZÜK (ÜZÜT) : Kabristandaki yatan ölüler. "Böyün cumeyāşamı, üzütlē gēmişdir."

VĀ: Var.

VİDE: Vida.

VİRTLENMEK : Şüphelenmek, kuşkulu olmak."Gece virdli yattıydım, tam sehedinde uyanmışın."

YAĞADA: Gömlek, ceket gibi giyeceklerin yakalarında biriken kir.

YAKA DUTMAK : Taraf olmak, taraf tutmak.

YALABIK GİBİ : Çok hızlı, çabuk.

YALABIK: Şimşek.

YALAK : Köpeklerin yal yediği kap.

YALAMA: 1.Dudakları yara olmuş kişi. 2. Yalaka.

YALAMEÇTEN YALAMECE: Eli sıkı olarak, cimrilik yaparak, masraf yapmayarak, çok tasarruflu olarak.

YALIM: 1.Galiba, herhalde, sanırım. 2.Benlik,öz, kendi, değer, derece. “ O hep ööledir, hiç yalımını aşşā vurmaz.”

YĀMIR: Yağmur.

YAMIZ : Sırt, omuz."Yamızına vur keratanıñ  söze bakmazsa..."

YAÑŞALAMAK: Yansılamak, alay etmek.

YANTİRİ: Yampiri.

YAPEN: Yapayım.

YAPIK : 1.Saçların yıkanma zamanının geçmesinden dolayı birbirine girmesi, çok zor taranması. 2. Saçın taranmasından sonra tarakta kalan saç döküntüsü.

YARAMAZ : Çok sert, ısırgan köpek.

YARIN : Sırt.

YARMAK : Bebeği biraz büyüyünce sütten kesmek, annesini emzirmemek.

YARSIMAK : Bir işi yapmaya çalışmak, hevesli olmak, iş tutmaya başlamak.

YASANNAMAK, YASMAK : Birini ikna ederek öfkesini gidermek, kızgınlığını geçirmek.

YASDIĞEÇ: Yastağaç.

YASDIK: Yastık.

YASDIKLAMAK : Çift sürmeye yeni başlayan birinin saban veya pullukla evleğin çevresinden birkaç kez varıp gelmesi.

YASILMAK: 1.Eğilmek. 2. Öfkesinden vaz geçmeye başlamak.

YAVAN : Lüzumsuz laf eden.

YAVAN YAPILDAK : Yarı aç yarı tok.

YAVEŞ: Yavaş.

YAYNIKDIRMAK : Bir insan veya hayvanı bir şeyden zorla, korkutarak vaz geçirmek. "Onu ben döve döve yaynıktırdım."

YĀZIK : Salon.

YAZINMAK : Odaya, evin içine halı kilim yaymak, yayınmak.

YEDİLMEK: Dengeyi sağlayamamak, bir tarafa düşecek gibi olmak. “Bugün kafam sağ yanıma yedili yediliveriyo. Ayakta zor duruyon.”

YEKENNEMEK (yekinlemek): Bir hareket yapmaya davranmak, birine vurmaya davranmak.

YEL : Sağmal hayvanların göğüsü, süt toplanan yer. "Şu ineğin yeli çok büyük, herhalde süt verimi fazladır." 2. Üç harfliler. "O heralda yel üsdüne gitmiş."

YELKENMEK: Yeltenmek.

YENÇMEK, YENCELEMEK : Ağır bir yükü kaldırabilecek miyim diye denemek, asılmak,  çekmek.

YEYİN: Ayağına çevik, yeğni, çalışkan, hareketli.

YEYNİ. Yeğni.

YIĞMEÇ : Birbiri üstüne yığılmış, üst üste çıkmış.

YILIK: Doğru olmayan, eğri, yamuk.

YİRGENMEK: İğrenmek.

YİRGENMEK: İğrenmek.

YŌGAN: Yorgan.

YOLAKLANDIRMA : Suyun önünü eşerek, daha çabuk gitmesini sağlama, suya yol açma.

YORAK : İpten yuvarlak bir şekil çıkarmak için ince lastiği daire gibi kesip, içinin de aynı şekilde kesilmesiyle elde edilen gereç.

YÖRMEŞMEK : Bir yere çıkmaya çalışmak. "Şu cıbālara bak, ağece garınca gibi yörmeşiyorlā."

YUKA: 1. Sığ. 2. Yufka.

YULUK: 1. Ayakkabıların veya elbiselerin eskimiş halleri. 2.Dağınık, bakımsız saç.

YUMCAK DAŞI: Büyük, düz taşın üzerinde  tuz, haşhaş vb. maddeleri ezmek (sürtmek) için kullanılan çakmak taşı gibi sert, yuvarlak el taşı.

YUVA DAŞI: Eskiden toprak damlı evlerde, kışın suyun çatıdan aşağıya inmemesi için damın üzerinde yuvarlanarak

toprağı sıkıştıran silindirik taş, yuvak.

YÜĞÜRMEK: Çiftleşen hayvanlardan erkek olanın yaptığı iş.

YÜLÜMEK : Bitki ve ağaçları ta dibinden kesmek.

YÜMEK: Yıkamak.

ZAHRA: Zahire.

ZARTALAKLI : Öfkeli, kırıcı söz seylemek.

ZAVAL: Zeval.

ZAVAT: Sıfat, yüz.

ZAVRAKLAMAK: Azarlamak, terslemek.

ZEBİL : 1,Garip, kimsesiz, bakılmadığından dolayı perişan… 2. İsraf edilen şey.

ZEBİL ETMEK : İsraf etmek.

ZEHER: Zehir.

ZEHMERİ: Zemheri.

ZELLET: Lezzet.

ZEP : Hastalık veya önemli misafirler için, tüketilmeyip, az miktarda da olsa evde bulundurulan yiyecek,içecek..."Acık bal galdı, hasta zebi diye cıbālara yedirmiyon."

ZERE ZEBİL : Çok perişan, kimsesiz, bakımsız.

ZERENİN ZEBİLİ : Bk.Zere zebil.

ZIBIDINDAN ÇIKĀMAK: Tamamını bitirmek, yemek, tüketmek.

ZIBIK GİBİ: Çok besili, bakımlı.

ZIPÇIKLI: Durduğu yerde durmayan, oturmayan, hareketli, cilveli, oynak.

ZIRF: Sırf.

ZIRINCIMAK : Ağrı ve sızıdan inlemek.

ZIRNIK KOKLATMAMAK : Hiçbir şey vermemek.

ZİBCİ: Sibsi.

ZİBCİYİ ÇEKMEK: Ağlamak.

ZİBİTMEK : Üşüdüğü için büzülüp öylece beklemek.

ZOBAK: Boyu uzamış, iri ama hareketleri boyuna uymayan, basit, düşüncesiz.

ZOPAZORT : Kabaca, damdan düşer gibi, usulüne uygun olmadan…

 

 

Free business joomla templates